11 Ekim 2010 Pazartesi

AÇI


AÇI

Açı işareti

Açı, başlangıç noktaları aynı olan iki ışının birleşim kümesidir. Işınların kesiştiği noktaya "açının köşesi", ışınlara ise "açının kenarı" denir. Açıların birçok çeşidi vardır:Geniş açı, dar açı, dik açı, tam açı, doğru açı, tümler açı, bütünler açı, pozitif açı, negatif açı, merkez açı, çevre açı gibi. Geniş açı:90°C'den 180°C'ye kadar Dar açı:0°C'den 90°'ye kadar Dik açı:tam 90°C Tam açı:360°C Doğru açı:180°C
Açı kelimesi, pekçok geometri terimi gibi, okul kitabı olarak okutulmak üzere yazılan bir geometri kitabında, Atatürk tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.
Düzlemde açı, bir doğru parçasının sabit bir nokta çevresinde dönme miktarının ölçüsüdür. Saat ibrenin ters yönü "pozitif", düz yönü "negatif" kabul edilir. Babilliler, bir tam dönüşü 60 birime bölmüşlerdir (altmışlık sistem).
  • 1 devir = 360 derece ( 360° )
  • 1 derece = 60 dakika ( 60' )
  • 1 dakika = 60 saniye ( 60" )
Yani yukarıda listelenen birim dönüşüm eşitliklerini kullanarak 1 derecenin 60x60 = 3600 saniye (3600" ) olduğu sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir.
Yatay ve düşey doğrultular arasındaki açı 90°'dir ve "dik açı" diye tanımlanır. Genel olarak yüksek matematikte kullanılan birim radyan dır. (1 devir = 2π radyan).
Başlangıç noktaları ortak olan ve ortak bir kapalı eğriden geçen iki ışın arasında kalan açıya "merkez açı" denir.

Açılar için ölçü birimi [değiştir]

Bir açı ölçüsü θ amacıyla, örneğin pergel ile çizilmiş bir açının tepe noktasında bir dairesel yay ortalanır. Yayın uzunluğu s'den dairenin yarıçapı r bölünmüş ve muhtemelen sabit k ile çoğaltılmıştır.

Acem Kızı hikayesi Orta Anadolu yöresi


Acem Kızı  hikayesi  Orta Anadolu yöresi

1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan, sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı, yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş, ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten, Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş, hayatını, bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

Abidin Dino


Abidin Dino

Abidin Dino, (1913 - 1993) ünlü Türk ressam. Çağdaş Türk resminin öncülerinden olan Abidin Dino, aynı zamanda bir yazar ve siyasetçidir.
23 Mart1913 günü İstanbul'da doğdu. 1. Dünya Savaşı başladığında Avrupa'da seyahatte olan ailesi, bir süre için Cenevre'ye yerleşmişti. Bu nedenle çocukluğu İsviçre ve Fransa'da geçti.
Ailesi 1925'te İstanbul'a dönünce Robert Kolej'de öğrenim gömeye başladı ancak sanata duyduğu ilgi nedeniyle öğrenimini yarıda bırakıp, ağabeyi şair Arif Dino'nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı. İlk desenleri Yarın gazetesinde, ilk yazıları Artist dergisinde 1930'lu yılların başında yayınlandı. Bu yıllarda Nazım Hikmet'in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri çizdi. Çok genç yaşta kendini bir ressam olarak kabul ettirdi.

1933 yılında D Grubu adlı sanat gurubunun kurucuları arasında yer aldı. Grubun amacı, memlekette sanatın gelişmesini ve yayılmasını sağlamaktı. Düşünce yanı ağır basan resimler yapacak, batıdaki çağdaş akımlarla boy ölçüşecek yenilikler getireceklerdi.
Aynı yıl "Ankara Türkiye'nin kalbidir" isimli belgesel filmi çekmek için Türkiye'ye gelen Sovyetler Birliği'nin ünlü yönetmenlerinden Sergay Yutkeviç bir sergide resimlerini görüp beğendi. Yutkeviç'in filmini izleyen Atatürk, kendisinden bir Türk gencini yetiştirmesine olanak olup olmadığını sormuştu. Böylece Yutkeviç, Dino'dan dekoratör ve ressam olarak çalışmak üzere kendisiyle SSCB'ye gelmesini istedi. Dino, 1934 yılında sinema öğrenimi görmek üzere SSCB'ye gitti ve 3 yıl kaldı. 3 yıl boyunca Leningrad'da Eisenstein ve Yutkeviç'in yanında makyajdan dekora, rejiden senaryoya tüm yönleriyle sinema eğitimi aldı. Yutkeviç'in yönettiği Madenciler filminde çalıştı. 1937'de 2. Dünya Savaşı nedeniyle Sovyetler Birliği tüm yabancı öğrencileri geri gönderince Leningrad'dan ayrılmak zorunda kaldı.
Dino, Sovyetler Birliği'nden sonra Londra ve Paris'e gitti. Paris'te ressam ve dekoratör olarak film çekim çalışmalarında bulundu. Gertrude Stein, Tristan Tzara, Eisentein,Andre Malrauxve Pablo Picasso gibi dönemin önde gelen sanatçılarıyla dostluklar kurdu.
1939 yılında Türkiye'ye döndü, 1941'de arkadaşlarıyla Liman (Yeniler) Grubunun oluşturdu. Çeşitli dergilerde çizgi ve yazılarıyla halktan yana, gerçekçi bir sanat görüşünü savundu. Çizgi ve desenlerin ön plana çıktığı resimlerinde işçi ve köylü tiplerini özgün bir üslupla işledi. Başlangıçta Picasso'nun etkisinde kalan sanatçı, daha sonraları yapıtlarında özgün ve yerel bir senteze ulaştı.
Yeniler Gurubu'nun Liman çevresindeki balıkçıları konu alan ilk sergisini açtığı 1941 yılında Abidin Dino, siyasi nedenlerle önce Mecitözü (Çorum)'ne, sonra Adana'ya sürgüne gönderildi. Adana'da Türk Sözü gazetesini yönetti. Kel adlı bir oyun yazdı, ancak oyun hemen toplatıldı. Çukurova'nın pamuk işçilerini konu alan resimler yaptı ve heykel ile ilgilenmeye başladı. 1943 yılında dilci Güzin Dino ile evlendi. Sürgün sona erince İstanbul'a döndü.
1952'de yurt dışına çıkış yasağı kalkınca kesin olarak Paris'e yerleşti. Fransa, Cezayir, Amerika gibi değişik ülkelerde sergiler açtı. Fransa Plastik Sanatlar Birliği onur başkanlığı New York Dünya Sanat Sergisi danışmanlığı gibi görevlerde bulundu. 'İşkence', 'Atom Korkusu', 'Savaş ve Barış', 'Çıplaklar', 'Dört Kent', 'Dağ-Deniz' gibi birçok yapıtı çeşitli galeri, müze ve koleksiyonlarda yer aldı.

Zaman zaman Türkiye'de kişisel sergiler açan Abidin Dino, 7 Aralık 1993 günü Paris'te hayatını yitirdi. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Aşiyan'da toprağa verildi.


Abdülhak Hamit Tarhan


Abdülhak Hamit Tarhan

Tanzimat döneminde batı tesirlerini Türk şiirine sokan şair, tiyatro yazarı ve diplomat. 5 Şubat 1851'de İstanbul'da doğdu. Babası, dedesi ve soyu ilim aleminde isim yapmış şahsiyetlerdi. Dedesi Abdülhak Molla, İkinci Mahmud ile Abdülmecid Hanın hekimliğini yapmış, şiir ve tarihle uğraşmıştı. Babası Hayrullah Efendi ise, meşhur bir tarihçi ve diplomattı.

Abdülhak Hamid ilk tahsiline Evliya Hoca, Behaeddin ve Hoca Tahsin Efendi gibi özel hocaların huzurunda başladı. Özellikle Hoca Tahsin Efendinin Abdülhak Hamid üzerindeki etkisi büyüktür Daha sonra Bebek Köşk Kapısındaki mahalle mektebi ile Rumelihisar Rüşdiyesine kısa süre devam etti. Ailesi tarafından Paris'te eğitim yapması uygun görülünce ağabeyi Nasuhi Bey ile 1863 Ağustosunda Paris'e gitti. Orada özel bir koleje başladı. Kısa zamanda Fransızcasını ilerletti. 1,5 sene tahsilden sonra, yanlarına gelen babası ile İstanbul'a döndü. İstanbul'da Fransız mektebine başladı ve Fransızcasını ilerletmek için Babı ali'de tercüme odasına girdi. On dört yaşlarındayken, Tahran büyükelçiliğine tayin edilen babasıyla birlikte İran'a gitti ve 1,5 sene özel olarak Farsça dersleri aldı. Babasının 1867'de vefatı üzerine İstanbul'a döndü.

İstanbul'a döndükten sonra, önce Maliye mektubi, daha sonra sadaret kaleminde vazife yapan Abdülhak Hamid, buralarda Ebüzziya Tevfik ve Recaizade Mahmud Ekrem'le tanıştı. Sami Paşa'dan Hafız Divanı'nı okudu. Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Macera-yı Aşk adlı ilk eserini yazdı ve meşhur Makber mersiyesini yazmasına sebeb olan Fatma Hanımla evlendi. 1876 senesinde hariciye mesleğini seçen Abdülhak Hamid Paris Sefareti ikinci katibliğine tayin edildi ve iki buçuk sene vazife yaptı. Bu arada Fransız edebiyatını yakından tanıma fırsatını buldu. Paris dönüşü bir süre açıkta kalan Abdülhak Hamid, 1881'de Poti, 1882'de Golos, bir sene sonra da Bombay başşehbenderliklerine tayin edildi. Bombay'da üç sene kaldı. Eşi Fatma Hanımın rahatsızlığının artması üzerine, İstanbul'a dönmek için yola çıktı ise de, Fatma Hanım Beyrut'ta vefat etti.
Abdülhak Hamid Bombay dönüşünde Londra elçiliği başkatipliğine tayin edildi. Fakat Zeynep isimli manzum piyesi yüzünden vazifeden alındı. Bir süre boşta gezdikten sonra edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine, tekrar Londra'daki eski görevine gönderildi. Bu gidişinde İngiliz olan Nelly Hanım ile evlendi. 1895 senesinde Lahey büyükelçiliğine iki sene sonra tekrar Londra elçiliği müsteşarlığına tayin edildi. Hanımının rahatsızlanması üzerine, 1900'de İstanbul'a dönen Abdülhak Hamid, 1906'ya kadar İstanbul'da kaldı. 1906'da Brüksel büyükelçiliğine tayin edildi. 1911'de hanımı Nelly'nin ölümü üzerine Belçikalı Lüsyen Lucienne Hanım ile evlendi. Balkan savaşları sırasında kabine tarafından azledilince İstanbul'a döndü. Maarif nezareti teklif edildi ise de kabul etmedi. Bir süre açıkta kaldıktan sonra ayan üyeliğinde bulundu. Mütareke yıllarında Viyana'ya gitti. Burada sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilanından sonra anavatana döndü. 1928 senesinde İstanbul Milletvekili seçildi ve ölünceye kadar mebus olarak kaldı. Kendisine vatana üstün hizmet fonundan maaş bağlandı. Ayrıca belediye de, dayalı döşeli bir apartman dairesi verdi. 12 Nisan 1937'de İstanbul'da öldü. Mezarı Zincirlikuyu'dadır.

Abdülhak Hamid, Tanzimat sonrası bütün edebi ve siyasi devirleri yaşamış bir şairdir. Tanzimatı, meşrutiyetleri ve cumhuriyeti görmüştür. Bu devirlerdeki Tanzimat, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca uzun seneler doğuda ve batıda diplomat olarak bulunması her iki edebiyatı tanımasına sebep oldu. Bu sebeple Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirdi. İlk başlarda Tanzimat ekolünün tesirinde kalmış sonra batıyı tanıyınca, klasik edebiyattan ayrılarak batı tekniği ile eser vermiştir. Edebiyatımızın yeni bir çehre kazanmasında Recaizade Ekrem daha çok teorik yönünü işlerken, Hamid yazdıklarıyla bunu uygulamıştır. Eserlerinde batı edebiyatından bilhassa Shakespeare ve Victor Hugo'nun tesirleri açıkça görülür. Şiirlerindeki başlıca konu romantik ve felsefi düşünceler, ölüm duyguları ve insan kaderi hakkındadır. Şiirlerinde pekçok yabancı kelime vardır. Batı yazarlarından etkilenerek yazdığı dramalar Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Kendisine son zamanlarda Şair-i azam (en büyük şair) ünvanı verilmiştir.

ESERLERİ

Abdülhak Hamid'in eserleri iki grupta toplanmaktadır:
Şiirleri: Makber, Ölü (1885), Kahpe (1885), Bala'dan Bir Ses (1911), Validem (1913), Yadigar-ı Harb (1913), İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924).
Tiyatroları: Hamid'in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere iki kısımdır. Mensur tiyatroları: Macera-ı Aşk (1873), Sabrü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1876), Tarık yahut Endülüs'ün Fethi (1879), İbn-i Musa (1880), Finten (1898). Manzum tiyatroları: Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880), Sardanapal (1908), Liberte (1913).

MAKBER'den

Eyvah! Ne yer ne yar kaldı.
Gönlüm dolu ah u zar kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede, gelip ezelden,
Ben gittim, o hak-sar kaldı.
Bir guşede tarumar kaldı.
Baki o enis-i dilden eyvah,
Beyrut'ta bir mezar kaldı.

Abdurrahman bin Avf

Abdurrahman bin Avf (571-652)
Peygamber Efendimizin (asm) bereket duasına mazhar oldu. Cennetle müjdelenen bahtiyar on sahabeden biridir. Cahiliye devrinde bile içki içmeyen güzel ahlâklı nadir insanlardandı. İslâmiyet'i kabul eden ilklerden oldu. Hazreti Ebubekir'den sonra, Peygamber Efendimizin (asm) katıldığı cemaate namaz kıldırarak imamlık yapan ikinci kişidir. Asıl adı Abdülkabe olup, bilâhare Peygamber Efendimiz tarafından Abdurrahman olarak değiştirildi. Künyesi, Ebu Muhammed Abdurrahman bin Avf bin Abdiavf el-Kureyşî ez-Zührî şeklindedir.
Abdurrahman, 571 yılında Mekke'de doğdu. Genç yaşta ticaretle uğraşmaya başladı. Cahiliye devrindeki kötü alışkanlıkların mevcudiyetine rağmen içki içmedi ve güzel ahlakıyla etrafındakilerin sevgisini kazandı. Hazreti Ebubekir (ra) ile samîmî bir dostluk kurdu. İşte bu büyük dostun vasıtasıyla İslâmiyet'le müşerref oldu. Habeşistan'a giden Müslümanlarla birlikte hicret etti. Oradan da Medine'ye gitti. Peygamber Efendimiz (asm) Ensar ile Muhacir'i kardeş ilan ederken, O'na da kardeş olarak Medine'nin zenginlerinden olan Sa'd ibn Rebi' (ra) düştü.
Dini inançları uğruna her şeylerini geride bırakan Mekkeli Müslüman muhacirler, Medine'deki ensarın her türlü desteğini yanlarında gördüler. Medineliler bu mübarek kardeşleri için maddî-mânevî her türlü yardımı yapmaya çalıştılar. Hiçbir fedâkarlıktan kaçınmadılar. Büyük fedâkârlardan birisi de Peygamber Efendimiz (asm) tarafından Abdurrahman'a kardeş olarak ilân edilen Sa'd idi. Sa'd, samîmî ve büyük bir teklifte bulundu.
Medine'nin en zengini olduğunu, sahip olduğu her şeyini onunla paylaşmak istediğini söyleyerek malının yarısını almasını teklif etti. Ancak, Abdurrahman (ra) teklifini kabul etmedi. Fedakâr kardeşinden tek isteği vardı, o da çarşının yolunu göstermesi. O, emeğinin karşılığı ile ve hiç kimseye yük olmadan geçinen bir insandı. "Kardeşim Sa'd! Siz bana çarşının yolunu gösterin yeter" diye mukabelede bulundu. Bu karşılıklı konuşmadan sonra çarşının yolunu kendisine gösterdiler. Doğruca çarşının yolunu tuttu ve önemli bir kazanç elde ederek geri döndü.
Abdurrahman, Peygamber Efendimizin (asm) bereket duâsına mazhar oldu. Peygamber Efendimiz (asm), malının çokluğu ve bereketli olması maksadıyla ona duâ etti. Bu mübarek duadan sonra çok büyük bir servet sahibi oldu. O oranda da cömert davrandı. Bir seferinde yedi yüz deveyi yükleriyle birlikte fisebilillah tasadduk etti. (Mektubat, s. 145) Kendi ifadeleriyle, "Elime taş alsam, altın ve gümüş olduğunu gördüm" diyecek derecede büyük nimetlere mazhar oldu.
Zenginlikte ileri giden Abdurrahman; malını ve mülkünü Allah yolunda sarf etmekte, cömert, ibadet ve taatine bağlı, takva ve hassasiyet sahibi, savaşta kahraman ve yiğit olanlar arasında da ileri gelenlerdendi. Buna rağmen, tevazu sahibi bir kişiliğe sahipti. Kendisinden daha fedakâr olanları yad ederken; "Benden daha hayırlı olan Mus'ab bin Umeyr şehit olduğunda kefen olarak bir hırkaya sarıldı. Başı örtülünce ayakları, ayakları örtülünce başı açıkta kalıyordu. Benden hayırlı olan Hamza da şehit olduğunda böyle olmuştu. Daha sonra servetimiz alabildiğine çoğaldı. İyiliklerinizin karşılığını bu dünyada almaktan ve ahrete bir şey kalmamasından korkarım" dedikten sonra gözyaşlarını tutamadı ve yemeğini de yiyemedi.
Risale-i Nur'da, bahtiyar kadınlardan birisi olan Abdurrahman'ın annesinin, Peygamber Efendimizin (asm) doğduğu gece cereyan eden hadiselere şahit olduğundan söz edilmektedir. Hazreti Amine (ra) ve onun yanında bulunan Osman ibn As ile Abdurrahman'ın anneleri gördükleri azim bir nurdan sonra üçü birden; "Velâdeti ânında biz öyle bir nur gördük ki, o nur maşrık ve mağribi bize aydınlattırdı" şeklinde müşahedelerini dile getirdiler. (Mektubat, s. 176)
Abdurrahman, Peygamber Efendimiz (asm) ile birlikte bütün savaşlara katıldı. Bu savaşlarda çok sayıda yara aldı. Sadece Uhud Savaşı'nda yirmiden fazla yara aldı. Bu savaşta vücuduyla Peygamber Efendimizi (asm) korumaya çalışanlardan birisi de o oldu. Hatta ayağından aldığı yaralardan ötürü topal kaldı.
Peygamber Efendimiz, (asm) Dümetülcendel üzerine (628) yapılan bir seferde onu kumandanlığa getirdi ve kendi elleriyle başına sarık sararak sancağı eline verdi. Tebük seferi sırasında imamlık ettiği namaza Peygamber Efendimiz de gelince iştirak etti. Böylece Hazreti Ebubekir'den (ra) sonra o da Allah'ın Resulüne imamlık yapmış oldu. Yine vefatında Peygamber Efendimizi (asm) kabrine indiren dört sahabeden biri de our.
İlk iki halifenin en büyük yardımcılarından birisi Abdurrahman (ra) idi. Hazreti Ebubekir döneminde müsteşarlık yaptı. Halife, vefatından sonra kimin halife seçilmesi gerektiği konusundaki görüş ve düşüncesini ilk ona açtı. Hazreti Ömer'in (ra) halife seçilmesi taraftarı olan Hazreti Ebubekir, bu düşüncesini vefatından önce hastalandığı sırada ilk olarak ona danıştı. Hazreti Ömer döneminde de danışmanlık görevini devam ettirdi.
Sahabeler arasında mümtaz bir yere sahip olan Abdurahman'a, halifeye arz edilmekten çekinilen meseleler aktarılır, o da Hazreti Ömer'e (ra) iletirdi. Geceleri sık sık Medine sokaklarını gezerek asayişi kontrol eden Hazreti Ömer, kendisine çok yakın gördüğü Abdurrahman (ra) ile beraber dolaşırdı. Halife, bir mecusi köle tarafından hançerlenince onu imamlığa getirerek, kendisinden sonra halifeyi seçmekle görevlendirdiği şuraya onu da dahil etti.
Hazreti Osman (ra), Hazreti Ali (ra) ve kendisi halifeliğe aday idiler. Ancak, kendisi adaylıktan çekilerek halifeyi belirleme işini üstlendi. Üç gün üç gece boyunca yoğun bir çalışmaya girerek şura üyeleriyle tek tek görüştü. Bunların dışında; ordu kumandanları, halkın ileri gelenleri, kadın erkek Medine halkı ve dışardan gelenlerle teker teker görüştü. Adeta yoğun bir kamuoyu araştırması yaptı. Hazreti Osman ve Hazreti Ali yetkiyi tamamen kendisine verdiklerinden bu araştırmasının da sonucunda Hazreti Osman'ı halife ilân etti.
Müsteşarlık görevini devam ettiren Abdurrahman, buna ilaveten hac emirliği görevini de ifa etti. Gerekli gördüğü zamanlarda ikazını yapmaya ve fikirlerini dile getirmeğe devam etti. 652 yılında Medine'de vefat ederek ebedî âleme, Habibullah'ın yanına gitti. Cenaze namazını Hazreti Osman kıldırdı. Siirt Pervari yöresinin sakinleri bu mübarek halifenin mezarının Pervari'ye bağlı Yukarı Balcılar köyünde olduğuna inanmaktadırlar. Mermerle çevrilmiş bulunan türbe, yörenin önemli bir ziyaret merkezi durumundadır.
Aşere-i Mübeşşere'den olan Abdurrahman, hem Cahilliye döneminde hem de Müslüman olduktan sonra ticaretle uğraşarak büyük bir servete sahip oldu. Vefatından önce sayıları yüz civarında olan Bedir şehitleri için kişi başına dört yüz dinar verilmesini vasiyet etti. Peygamber Efendimizden (asm) hadis-i şerif rivayet etmede çok hassas davrandı. Rivayet ettiği hadislerden birinde Peygamber Efendimizin; (asm) "Kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namusunu korur, kocasına da itaat ederse ona, dilediğin kapıdan Cennete gir, denilir" şeklindeki ifadelerini aktarmıştır. .